BenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBenBen Ben BenBenBenBenBenBen Ben BenBenBen
Sosyal sorumlu blog örneği; Her isteyen kendi bencilliğini seçebilir...
- Saçmalıyorsun, - Sanane be, blog benim değil mi? - Ooo, bakıyorum sen de bencilsin, hemen benim menim. - Ya git gece gece. - Sıkışınca "ya git" dimi? - Ben yatmaya gidiyorum. - Bak hâlâ "sen" sen yatmaya gidiyorsun. Devam devam, aynen böyle git sen. - ? -Git... Git... Git... Git me dur ne olur sun. - Ya git gece gece be, manyak şizofrenik iç ses.
Not: -Şizofrenik değilim, komik geldi yazdım -Ya ya, tabi... :)
Rüyamda su alan bir sandalın içindeydim. Tam olarak da hatırlayamıyorum aslında, hayal meyal sanki su alıyor gibi gelmişti, ama batıyor muydu batmıyor muydu onu farkedemedim. Etraf da tam seçilmiyordu zaten, duman sis falan. Yalnız mıydım onu bile farketmedim. Karanlıktı biraz da. Zorluyorum şimdi hatırlayayım diye, ama olmuyor. Korkup korkmadığımı düşünüyorum, korkmamıştım herhalde. Korksam hatırlardım gibi geliyor çünkü. Sonra bir otobüste gördüm kendimi, yani kendimi görmedim tabi, etrafı gördüm, gören ben olduğuma göre otobüste olmalıydım, uzun zamandır görmediğim bir arkadaşla birlikteydik. Dün msn'de konuşmuştuk belki ondan olabilir. Belediye otobüsüydü sanırım bize gidiyorduk, minibüs yolundan Bostancı'dan geçerken kaç sene önce beraber çalıştığımız bir arkadaş vardı onu gördüm, yolda yürüyordu yalnız başına. Otobüste ayakta duruyorduk biz, sonra bir durakta herkes akın akın otobüse dolmaya başladı. Bütün kapılardan insanlar giriyordu. Acayip bir sıkışıklık oldu. Biz en önde kaldık, hani eski ikarus otobüslerin ön kapısında bir yer vardır ya, orada. Sonra her durakta biraz biraz azalmaya başladı binenler. Otobüstekiler de inmeye başladı. Sonra otobüs bir arabalı vapura girdi. Eve götüreceğini sandığım otobüsün arabalı vapura girmesine hiç şaşırmadım ama. O arada kimse kalmadı etrafımda, otobüs de gitti. Vapurda kaldım öyle. Sonra vapur sanki su alıyor gibi geldi. Tam olarak da hatırlayamıyorum aslında, hayal meyal sanki su alıyor gibi gelmişti, ama batıyor muydu batmıyor muydu onu farkedemedim. Etraf da tam seçilmiyordu zaten, duman sis falan. Yalnız mıydım onu bile farketmedim. Karanlıktı biraz da. Zorluyorum şimdi hatırlayayım diye, ama olmuyor. Korkup korkmadığımı düşünüyorum, korkmamıştım herhalde. Korksam hatırlardım gibi geliyor çünkü.
Herkesin -teoride korsana karşı olduğu halde- kullandığı dosya paylaşım programlarından bu şarkıyı bulalım, Yuğtub'dan da bulabiliriz, "Bertuğ Cemil - Ben Hiç Sevemem". Evet farkındayım hiç şarkıcı ismi yok bu arkadaşta, ama işte her zamanki dış görünüşe göre karar verme takıntılarınızdan kurtulmalısınız, hem bu sizin için de iyi bir başlangıç olur, önyargılarınızdan kurtulmaya buradan başlarsınız. Neyse, zaten "Ne diyor lan bu dingil" deyip çoktan kapatmış da olabilirsiniz bu sayfayı, öyleyse basıp gidin zaten. Sizle işim olmaz, ki kimseyle bir işim yok zaten benim. Neyse. Ne diyorduk. Evet, şimdi bir duralım...
Kapıdan çıktın...
Zor şeyler bunlar, öyle aklı bir karış havada insanların kolay kolay yapacağı şeyler değil. Her kim olursa olsun, herkesin muhakkak acımış bir yerleri vardır. Doğduğun an popona vururlar, nefes al da yaşamaya başla diye, çocukken düşersin oran buran çizilir kanar, üflerler geçer. Biraz ters düştüysen oran buran yarılır, (Ki bu yarık konuları benim özel ihtisas alanıma girer, çok iyi bilirim bir yerlerimi yarıp gidip hastane acillerinde dikiş diktirmeyi. Teğel atmayı doktorlardan öğrendim denebilir.) Sokakta büyüdüysen hava kararmadan eve gelmiyorsan annenden şaplak yersin yine popona. Sonra fiziki acıların azalmaya başlarken başka tür acıların artmaya başlar, "keşke büyümeseydim de sokaklarda oynasaydım akşam ezanına kadar" dedirtecek kadar zorlaşmaya başlar hayat senin için. (Bak iki kere kadar kullandım, ama şimdi cümlenin doğru kurulmuş yapısını tam bulamıyorum kalsın böyle.) Üfleyince geçmeyen bu tür acılar küflenir gene geçmez.
Ol.maz.maz... Ol.maz.maz...
Ne kadar uğraşsan da şu kapuskayı sevemezsin. Kapuska da beni sevmiyor zaten. Ebegümeci de ekşi gelir hep, sanki değilmiş gibi bir de limon sıkılıp yenir. En çok köfte patates'i seversin, ama en az da onu yersin. Pahalıdır kıyma çünkü. O yüzden bu ikili bazen ayrılır, patates yersin sadece. Küçük kardeşin vardır mesela, son kalan köfteyi ona vermek zorundasındır. Ya da zaten az vardır, o yüzden sen ıspanak yersin. Ama o zaman laf etmezsin, çünkü kardeşin yiyordur, mutlusundur. Ya da kardeşin yoktur (benim gibi) ama ailede küçükler vardır, kardeş gibisindir, aynı şeydir, değişen bir şey olmaz maz dır...
Ne çabuk bıktın...
Hayat bıktırır bazen, aynı kısır döngü olduğunu farkettiğin zamanlarda. Bakarsın ki, dün de aynıydı, önceki gün de, önceki gün de, önceki gün de. Ulan dersin sonraki günler de mi böyle olacak? Sonra olmadığını görünce topallarsın kendini. "Topallarsın değil toparlarsın olacaktı". "Yok ya, çok biliyon." Çünkü hayat kaotiktir. Yarın, tamamen bugüne bağlı değildir. Kendi bağımsız değişkenleri vardır her günün. Neyse. Halbuki oynamayı çok severdim ben sokakta arkadaşlarla, gelmezdim eve. Ama önce onlar gittiler mahalleden, ben gitmedim. Onlar yarım bıraktı oyunu. Ama hep bu müteahhitler yüzünden oldu bunlar. Yıktılar bütün arkadaşlarımın evlerini, yerlerine apartmanlar diktiler. Sonra onlar da taşındılar, bir daha da dönmediler. Zaten biz de büyümüştük, sokakta oynamıyorduk artık. Oyunlar da artık eskisi kadar masum değildi zaten. Biz oynamayı seviyorduk, çocuktuk hâlâ, ama işte oyuncak kavramı değişmişti kimilerinin. Neyse.
Ya bu arada çok alakasız olacak ama ben bu Hacker Ana'ya acayip gıcık oluyorum. :)
Ben bu fotoğraf için uzun bir yazı hazırlamıştım aslında. Ama sonra baktım da, hiç gerek yok uzun uzun süslü kelimelerle resmi anlamaya çalışmaya. Ben anlayacağımı anladım. Herkes istediğini anlamakta özgür.
(Not: Hamburgerci'de yemek yerken yanımda durup bana bakan kedinin resmidir.)
Kolumdaki yanık izi yavaş yavaş geçmeye başladı ama sanırım izi kalacak, valla sorma tüm orjinalliğim bozuldu.
- Anneee! Yedek parçamı nereden bulabiliriz benim? - Ne diyorsun evladım? - Orjinal olması lazım, sonra uyumsuz çıkıyor, alerji yapıyor, uğraş dur. Montajı da zor oluyor hem, standardizasyonu yok yan sanayi malların. Bünye kabul etmiyor. Spesifikasyonlarına da bakmak lazım. Özellikle Çin'den gelenlere çok dikkat etmeli, kutuda başka şey yazıyor, içinden başka şey çıkıyor. Zaten ne yazdığı da okunmuyor. Yani mesela denemeden almamak lazım, çünkü muhakkak bir yerinde bir arızası oluyor, alınan mal da geri verilmiyor, yine sana kalıyor, elinde patlıyor. Vergi iadesi için fiş toplamayı da kaldırıyorlar yakında o yüzden fiş de vermez bunlar bana, ispat da edemem nereden aldığımı, dikkat etmek lazım. Şimdi düşünecek olursan ortalama bir boya sahibim, sanırım o kadar da çok zor olmaz yedek parçalarımın bulunması. Sonuçta arz talep meselesi bu işler biraz. Arz her zaman talebe göre belirlenir. Misal ayakkabıcılar, 41 - 42 numara ayakkabıları daha çok bulundururlar dükkanlarında, neden, çünkü 41 - 42 numara giyen insanlar daha çoktur. Ama son zamanlarda, bu yeni nesil biraz iriymiş, 44 - 45 de fazlalaşmaya başlamış diyorlar. Valla ben Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yalancısıyım, bilemeyeceğim. Bu Devlet İstatistik Enstitüsü'nün kısaltması da "die" oluyor ya.
Yerliyim sonuçta, kolay bulunur herhalde. Hem kolay bulunur, hem de ucuzdur. Sorun yok yani, istediğiniz kadar kırabilirsiniz...
Not: H sonunda monitörünü yaptırdı, hani şu msn saçmalamaları yaptığımız H, evet. Adam gelir gelmez geldiğini belli etti; :)
15 dakikalık ufak yürüyüşüm sırasında gene garip garip şeyler gördüm, var mıydılar ya da bana mı öyle geldiler bilmiyorum ama neyse zaten çok da önemli değil.
Mesela balıkçının tezgahında hiyerarşik olarak dizilmiş balıklar çok garipti, yanyana ve boy sırasına dizilmişlerdi, saf düzeni içinde alınmayı bekliyorlardı. Mutlu gibi görünüyorlardı kendilerini aydınlatan spot ışıklar altında, sanki denizden kendi istekleriyle çıkmışlar da parlak derilerini tezgahta sergilemek için can atıyor gibiydiler. Canlarını vermişlerdi oysa ki çoktan. Tavanda gırtlağından giren çengel burnundan çıkmış halde asılı duran dev balığın hissiyatını ise çözemedim. Ağzı açık kalmıştı, şaşkınlıktan olsa gerek. Ya da hayal kırıklığından.
Yürürken yanımdan geçen kadın, takribi 7 yaşlarındaki çocuğuna, "Bir daha çikolata yiyemeyeceksin!" dedi. Çocuk korkudan "Niye?" bile diyemedi. Geçip gittiler yanımdan. İyiki de gittiler, üzüldüm çocuğa. Umarım kadın yaptığı hatayı anlar. Neyse.
Yumurta toptancısı var burada bir tane, önünde ise horoz heykeli var iki tane, yani en azından birisi tavuk olamaz mıydı? Sonuçta bu yumurtayı beraber yapmıyorlar mı?
Marketin önünde ekmek kırıntılarını yemeye çalışan güvercin o kadar yaklaşmama rağmen kaçıp uçmadı, açlık böyle bir şey olsa gerek.
Avcı olan hayvanların, insanlar tarafında avlanmasını kabul edemiyorum... (Balık tutmaktan bahsetmiyorum açıklamak isterim) Bu tip resimleri görünce ne düşüneceğimi şaşırıyorum. Ne yani, ne yaptığının farkında mı bu insanlar? Bravo tebrikler, olağanüstü bir canlıyı katletmişsiniz, kendinizle gurur duyuyor olmanız gerekir...
Köpekbalıklarına ve kedilere karşı zaafım var benim.
Bu bana biraz haysiyetsizce geliyor, ne yaptınız şimdi, oltaya palamutları geçirip saldınız denize, beklemeye başladınız yüzbin dolarlık teknenizde, çok sıcak değil mi ya of içecek bir şeyler getirin, bekle bekle can sıkıntısı, biraz müzik falan, ne dinlersiniz onu da bilmem, "Aha" dediniz hırsla ve kendinizden güçlü bir canlıyı avlayacak olmanın telâşıyla, "Vurdu." Ama tabi çok uğraştınız yaa tekneye çekmek için, çok direndi değil mi hayvan yoruldunuz çok. Hakettiniz bu gururu, bravo size... Torunlarınıza gösterirsiniz, - Bak evlat, denizlerin en korkunç canavarını avlamıştık ninenle. Öldürdük onu... - İyi b.k yediniz dede...
Bir çok türünün nesli tehlikede olan köpekbalıklarına saygı duyuyorum, korkuyor muyum, evet korkuyorum. Ama bilmiyorum ya bazı insanlar hayatlarını tehlikeye atıp bu hayvanların sayısını çoğaltmaya çalışırken, kendini bilmez gösteriş budalası insanların, sırf yüzgeçleri için (ve Bak işte köpekbalığı avladım ben demek için) köpekbalığı avlamasını kabul edemeyeceğim sanırım hiç bir zaman.
Bilmiyorum bana gerizekalı da diyebilirsiniz, ama istakoz da yiyemem. Kim ne derse desin, canlı canlı haşlanarak pişirilen bir hayvanı yiyemem ben. İsteyen ne yerse yesin ilgilenmem. - Acı duymazlar ki, onların duyargaları yok ama... - Olsun banane.
Önce kalıplara sokuyorlar, Sonra direncin kırılıncaya kadar bekletiyorlar, Sonra iyice olunca seni bilmediğin sıvıların içine atıyorlar. Sen eriyip kaybolurken onlar zevk alıyorlar... Ehlileştiriyorlar bizi... Alıştırıyorlar...
Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bir organizmayım ben. Dönüp dönüp bir yerlerde durulamayan aynı dolaşık beden. Neden dersen, Bilmem.
("Circles" şarkısını bu yazıma armağan ediyorum...) (Deprasyöndeyim...) (Yok daha neler?) (Var daha bişeyler...) ("They came a sunny day" derken mesela çok hoş.) (Geldiler gene bana...)
Evet günlük, benim "In Flames" manyaklığıma gem vuran bir grup buldum nihayet. Gerçi vokal aynı ama grup farklı, olsun. "Passenger". Bilenler bilmeyenlere anlatır, hiç uğraşamam şimdi, zaten yorgunum çok. Yorulmaktan öte bu polietilen ve akrilik dumanı solumaktan sanırım yakında hasta olacağım, bir de dibenzoil tozu yutuyoruz sürekli. Dibenzoil, polyester macunu sertleştirmek için arasına katılan bir madde. Daha sonra kalıplara bu macunla yama yapıldıktan sonra zımparalama işlemi sırasında etrafa yayılan toz zerrecikleri sanırım direkt akciğerlerime yapışıyor. Kan vasıtasıyla da kalbime kadar ulaşıyor olabilir. Belki sertleşir biraz da ben de kurtulurum. Yazık ya, insanlar cidden zor şartlarda çalışıyorlar.
Bizim evimiz 10 yıl öncesine kadar falan sobalıydı, ya da 15 tam hatırlamıyorum.
- Annee, biz ne zaman kalorifer döşettik? - Duyamıyorum şunun sesini kıs biraz. - Biz ne zaman kalorifer döşettik? - Orada bağırma gel yanıma söyle mutfaktayım. - Ya neyse, çok da önemli değil zaten.
Evet o zamanlar, ki daha torba kömür denen şey icat edilmemişti, ya da bizim mahalleye uğramamıştı. Biz kamyonlarla linyit kömürünü yığardık bahçe kapısının önüne. Kamyonlarla deyince sanki bütün Soma'yı toplatıp gelmişiz gibi oldu, bir kamyon işte neyse.Koca koca parçalar halinde dangur dungur paldır küldür kamyon döker giderdi, ulan bir dur yardım et öküz arabası. Neyse tabi, adamın işi değil o gerçi, zaten kimse işinden bir damla fazlasını yapmaz o da ayrı bir konu, neyse efendim, ellerimizde baltalar, el arabaları, biz gideriz ormana hey ormana. Kır babam kır. Kır babam kır. Biraz da yapıştırmaya uğraşılsa olmaz mı? Sabah kendi renginde olan el arabası, akşam iş bittiğinde kapkara olurdu, sanki biz olmazdık. Rengi ayrı, tozu apayrı. Partiküller saçılırdı her bir tarafımıza. Koca koca linyit bloklarını baltalarla yıkardık. Yık babam yık, yık babam yık. Biraz da yapmaya uğraşılsa olmaz mı? Ne zor olurdu kömür karasını vücudumuzdan çıkarmak. Neyse ya, nereden geldim ben bu konuya? Lan bir yere girmedin ki ordan gelesin, deli misin? Ama başladım yazmaya ben? Başladın ama daha bişey yazmadın. Bak gene "yayımlamadın, yayımlamazsan yazmış sayılmazsın" geyiğini yapacaksan hiç başlama. Hadi lan uğraşamam senle. Sonradan torba kömür diye bir şey icat ettiler, güzel bir icat, en çok ben sevindim herhalde kömürlerin ufak parçalar halinde torbalarda taşınmasına. Sibirya olması lazımdı, yoksa ısıtmazdı, bir de çevreyi kirletirdi Sibirya olmazsa. Lan salak mısınız, kömür işte, hepsi kirletiyor çevreyi ne farkeder? Biri çok kirletiyor, biri az kirletiyor. Ee sonuçta bu çevre kirlenmiyor mu? Kirleniyor. Kim temizleyecek bunları? Biraz da temizlemeye uğraşılsa ya? Mesela dökümcülük, gelişmiş ülkeler bu işi bırakalı yıllar oldu geçti, yüzyıllar olacak neredeyse, döküm işlerini sanayisini geliştirmekte olan ülkelere yaptırıyorlar, niye, pis iş çünkü. Pisişik bir durum aslında, alakasız alakasız yazıyorum gene. Hızlı ve öfkeli diye film var ya çok sevildi, yavaş ve sakin diye bir film çevrilse kimse sevmeyecek mi? Hayko Cepkin diye biri var, Benim sakin olmam lazım mı ne öyle bir şarkısı var, ol, bize niye söylüyorsun ki bunu, benim de sakin olmam lazım, bak ben millete benim sakin olmam lazım diye söylüyor muyum? Ayrıca benim cidden sakin olmam lazım, aa ben size hocaların bana 3 ay uzatma düzeltme verdiğini söylemiş miydim? Söylemediysem söyleyeyim, ne işinize yarayacaksa? Ocak ayına kadar yeniden deney yapmam lazım, durdum durdum da en sıkışık zamanımda iş buldum, ben salağım biraz salaak. Otursana evinde. Arkadaş işte, kıramadık, tamam dedik, hay dilim kopsaydı. Ya bakacam eğer olmuyorsa, "Patron" diyeceğim "Bana eyvallah". "Ya biliyorum sizin için çok zor olacak, bensiz bu işyeri yürümez. Ama işte olacak şeylerin önüne geçilmiyor hayatta. Kusura bakma patron..."
"Circus" diye şarkı var. Kimden mi, tabi ki Passenger'dan. Ahanda koyacağım zaten buraya. İsteyen dinlesin. Güzel şarkı. Ya ben güzel şarkı diyorum da, bana göre güzel tabi. Beğenen beğenir, beğenmeyen dinlemesin.
Circus'u bilmeyen var mı? Celcius değil bee, Circus circus. Circumstances de değil be ne alakası var? Circus. Sirk ulan sirk. Her şeyi de açıklattırmayın, iyi ki "Cicus" değilmiş. Bazen düşünüyorum keşke sirkte çalışan bir dublör olsaydım. En azından altlarında ağ var. Sirkte çalışan dublör ne demek lan? Onun adı akrobat. Hehe, her neyse işte...
Amaağn, karnım aç zaten, canım da sıkkın, ne dediğimi de bilmiyorum aslında pek. O yüzden buraya kadar okuyup da, "ne dio lan bu" dediyseniz özür dilerim, yaklaşık bir 5 dakikanızı benim için harcamış oldunuz, size 5 dakika borçluyum. Şarkıyı da dinlediyseniz 4:17 de oradan, ooh. Vaktim olunca öderim artık. Zaten kimlere neler borçlu değilim ki, sıraya siz de girin n'olacak... Ayırca son not: Kombi taktırdık diye eski güzel sobamızdan vazgeçecek kadar da vefasız değiliz. Hâlâ ara sıra yakarız sobamızı, kestane falan yaparız üzerinde, çay demleriz mutfağa gitmek zor gelir diye...
Açıklamalar; 18 üstü vatandaşlar, bu blogda yazanları okuyup da hayatınıza buna göre yön vermeye kalkmayın sakın. 18 - 13 arası genç vatandaşlar, bu blogda yazanları okuyup da okuldan falan soğumayın, okul iyidir, ama çok da fazla alttan alınmaz. 13 aşağısı vatandaşlar, bu blogda yazılanları okuyup da ne yapacaksınız? Ne işiniz var burada, hadi bakayım, go go go. Gidin oyun oynayın. Misket oynayın mesela, bilir misiniz bilmem? Bizim yeğene öğrettim ben misket oynamayı yutar hepinizi haberiniz olsun... Hadi bakim, güldüğüme bakmayın, görmeyeyim bir daha buralarda.
Lan delü günlük, delürdüm bugün. Ama mutlu bir delülük.
Bütün şarkılarım sırayla inmeye başladı... Günlük bak sana şarkı, içimden koptu... "Passenger - Carnival Diaries" Etobur musun sen? Obur olmak iyi bir şey değil ama biliyorsun değil mi? İnsanın iradesi irdelenmesi gereken bir konu. Saçmalama lan, etoburla ne alakası var? Etobur mu demek o? Karnaval demek. Karnaval günlükleri. Naval Shipyard vardı Red Alert'te, çok severdim yapmayı. Hemen bir deniz kenarı bulur Naval Shipyard yapardım. Gemi basardım habire. Bir de Shephard vardı, Half Life'da. 5'in 1'i ile gezerdi arkamda, korur kollardı beni, sağolsun herşey için. "Cover me Shephard!! Coveeer!!" Uuuuuuuaaaoww... Gowww!!! Daha deli şarkı, "Passenger - In Reverse". İçinde iç halinde evde içeride içeri yerinde içeriye. Yeaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaawwwwwaww!!! Düşerken de görmek lazım bazen, görürken de bakmak, düşmek iyidir derler de kalkamazsan değildir. Kaldırmazlar zaten. Kim kimi kaldırmış şimdiye kadar düştüğü yerden? Kaldırmaya çalışanlar da menfaat düşkünü, düşkünden menfaat bekleyecek kadar düşmüş. Geriye doğru gider derler bu aklın odaları, hatırlamaktan beter unutmamak. Uyansan, düşmüş desen? Ya da, düşmüş desen de kaldırmasan? Düş müymüş? Düşmemiş mi? Desen de demesen de gördüğün desen aynı aslında. Gördüm desen? İçinden geldiği gibi tutulan. Dışından gittiği gibi bırakılan. Dışın dıkşın. İçin ikşin. İçtiğin iksirin kıymeti, aldığın tadın merhameti. Haşmeti gördüğün kördüğümün çözümü, düğme deliğinin örülmüş beşgeni. Dışında kış halinde evde dışarıda dışarı yerinde dışarıya. Yazım hiç bir kanala uygun değil diye kaç kere daha söylemem gerekiyor ya da yazmam? Nezaket yapma bana, "yazınız hangi kanala uygun?"muş. Yazımız böyle bizim. Ya da yazgımız. Bir de soru işaretiymiş, soru olduğunu anlayalım diye. Anlayamazsak ne olur? Anlamak zorunda mıyım ulan ben sizi? Neden, merhamet bizden mi beklenmeli hep. Masum bir merhamet çocuğun gözündeki. Şarkı "Passenger - I Die Slowly" Bitirdikçe büyüyen göz bebekleri karardıkça daha çok gören karanlıkta. İstediği görmek Aralık'tan Kasım'a. Biraz da büyümek bitirmeden. Aralıktan bakan çekingen tek göz korkmuş. Aralıktan kaçan çekirgen tek kez zıplamış. İkiüçdörtbeşaltıyedisekizdokuzbir. Dörtyediüçikibeşdokuzaltıbirsekiz. Altı üstü yedi, altı altı beş. Bitireceğim de sonuca bağlayamadım, neyse ya zaten gelişme de yoktu, giriş de...
Elde olan tamamen zaaflı bir zarfken, daima tek okunuşlu bir kaç harften, gerçek yerçekiminin ifadesinin de etkisiyle, zaafsızlığın adlı büyük boşluğa düşmek üzereyim, öteki benin bu teki kimin bilemeden.
Ya da silemeden yaptığım boyanın duvardaki yanık izini, annem dövsün o arada kızının dizini. Tahta kapılı evin bahçe kapısındaki köpek kulubesinin anfisi, saat olsun her sabah sesi. Beni ıslatan şekilli su birikintisi, çarpıntılanıp boğsun bir kaşıkta nefesi.
Ya da ensesi olsun gördüğüm, kördüğüm çıkan nefesi tütsülensin. Ne sesim, ne de nefesim çıksın, dıkşın, düşerken artan bir ivmeyle azalırken yüksekliğim, yanımdan akan hava kabarcıklarının çarpıntısı dolsun yüzüme gözüme.
Ne kadar yüksekteyim bilemeden yazıyorum zaten bu satırları, ya 500 ya 600. Toplasan sağdan soldan 10 saniyem falan daha var O'ndan sonra... Cümle endişeli saydam bakışlara aydan bakan ben, niye uyumuyorum hâlâ bilemiyorum. Uykusuz gecelerimi özledim gibi şimdiden.
Bitiriş "In Flames - Strong and Smart" olsun bugünlük.